Travesti zivanadan çıkmış kaçık

El Tigre, Buenos Aires’in kuzeyinde, irili ufaklı adacıkların bulunduğu yörenin adı. Bu yöre kaplan avıyla ünlü olduğu için bu adı almış, yoksa sahnede kaplan yok ama bir takım vampirler, zamansız yaratıklar, ölü-canlılar var. Buenos Aires’in kargaşasından kaçıp sakin bir hayat sürmeyi hayal eden insanlar, görüntüsü kaplanın istanbul travestileri derisini anımsatan bu adalarda yaşar. Bu sakin ve huzurlu ortamda adaların eğlence seven sakinleri sinematografik hayallere dalmaktan, birbirlerine unutulmaz filmleri anlatmaktan ve o filmdeki starların kılığına bürünüp onları taklit etmekten keyif alırlar.
Oyunun hikâyesine gelirsek: El Tigre’deki evlerden birinde, fırtınalı bir akşamda, iki sinema delisi gay, Douglas Sirk’in yönettiği ve başrolünde Lana Turner’ın oynadığı ‘Imitation of Life” (Yaşamın Taklidi) filmini canlandırmak isterler. Ama Lana Turner’ın rolünü oynayacak kız arkadaşlarını beklerlerken evin içine büyük star Lana Turner’ın hayaleti çıkagelir. Biraz sonra kızı Cheryl Crane de annesinin arkasından ankara travestileri girer. Oyunda Lanita adıyla canlandırılan Cheryl Crane 14 yaşında; annesi Lana Turner’ın sevgilisi Johnny Stompanato’yu bıçaklamış, annesiyle sürekli çekişen, problemli, histerik bir genç kız. Biraz sonra pançosu ve Peru şapkasıyla Kızılderili Tota da antre yapar. Gökgürültüsü ve şimşekler devam ederken, sinematografik çılgınlıklardan sorumlu Peri Fatafatale aniden vampire dönüşür; Marslıların kana susamış kraliçesi ve uçan daireler…
Ev sahibesi Mme Holy ve hizmetçisi Dark (Carlos Casella ve Denis d’Arcangelo) iki dişi kaplan adeta… Bu iki travesti oyuncu, karnaval drag-queens’lerinden ziyade sanki ‘Bazıları Sıcak Sever’ filmindeki Jack Lemmon ve Tony Curtis’i andırıyorlar.
Önce peri, ardından büyücü rolünde Alejandra Radano, Arias’ın vazgeçilmez ikonu Marilu Marini’yi anımsatıyor.
Andrea Ramirez (Tota) ve Alexie Ribes (Lanita) sesleriyle travesti siteleri büyülüyor.
Ve oyunun starı Arielle Dombasle, tek kelimeyle mükemmel. Dombasle de Arias gibi sıra dışı bir sanatçı. Filozof Bernard Henry Levy’nin eşi olan bu sanatçı sahnede, sinemada, crazy-horse’da, yönetmen koltuğunda, konserlerde kendini her dalda sınamayı seven, billur sesli bir star. Bu oyunda içi boşaltılmış, mumyalanmış eski bir yıldızı yüksek topuklarının üstünde, haute-couture daracık tuvaletinin içinde, ağzında kocaman kocaman sözcükler, omuzlarında ‘angora’ etolü, iç gıcıklayan sesi ve milimetrik oyunculuğuyla canlandırıyor ve harikalar yaratıyor. Gay ikonu Lana Turner’ı, öyle güzel karikatürize ediyor ki… O alımlı, çekici, baştan çıkaran, göz travestiler kamaştıran, büyüleyen yıldızı, kitch ve travesti görünüşüyle hiç zorlamadan, hafif hafif dokundurarak çok iyi ti’ye alıyor.
Pablo Ramirez’in tasarladığı rengârenk, payetler ve pullarla bezeli kostümler 10 numara.
Dekor hem sinema dünyasına travesti hem de kapılar, dolaplar ve merdivenlerle vodvile göz kırpıyor. José Cuneo doğru bir iş çıkarmış.
Bruno Coulais’nin şefliğindeki canlı orkestra tangoyu, müzikal komediyi, opereti, film müziğini bir arada mükemmel harmanlamış.
Paris, Rond-Point Tiyatrosu’nda sahnelenen ‘El Tigre’, müzikal bir komedi değil; şarkılı, çılgın, zıvanadan çıkmış, kaçık  bir komedi. Oyunda Copi’nin çılgınlığının varlığı hissediliyor. Ama bu çılgınlık, Marx Brothers’tan Latin Amerika sürrealizmine uzanan komediye ait bir çılgınlık! Copi’nin çılgınlığı umutsuzluk uçurumunda biter, halbuki Arias’ınki ideal ve nostaljik sinema rüyasını paylaşan bir gay topluluğuna açılıyor. ‘El Tigre’ oyununda, karakterler hep öne doğru adım atarak eğlenceli, bayram tadında, sinemanın çılgınlığının başrolde olduğu bir dünyaya açılıyorlar. Nitekim uçuk kaçık, gerçeküstü, zalim diyaloglar, şarkılar birbirine karışıyor. Amerikan sinemasına, unutulmaz ve ünlü yıldızlara ve
onları yücelten travestilere bir saygı izmir travestileri duruşu!

Bu haber sitemizde ankara travestileri , istanbul travestileri , izmir travestileri , travestiler , travesti siteleri , travesti , bursa travestileri kategorilerinde yayınlanmıştır.

Alıntıdır.

page_travestileri-sopalarla-dovup-araclarini-parcalayan-sahte-polisler-serbest_938690669

İstanbul travestileri travestilerin araçlarını soplarla parçaladılar

Ankara’da, kendilerini polis olarak tanıtan Seyit Şahin ve Ömer Durkan adlı iki saldırgan, 20 Ocak’ta ilkin Ç.D. ve Ş.E. adlı iki transseksüelin zorla paralarını gasp edip sopalarla aracını parçaladı. Yarım saat sonra aynı bölgede seks işçisi G.A.’ya biber travesti gazı sıkıp demir soparlarla vurdu ve çantasını gasp etti. G.A.’nın kolu kırılırken, yardıma gelen G.I.’nın da zorla parası alındı. Bunun üzerine iki mağdur hastaneye gitmek için arkadaşları E.B.’nin arabasına bindi. Fakat iki saldırgan bu kez de sopalarla arabayı parçaladı. Mağdurlar günün sonunda şikâyet için Anafartalar Polis Merkezi Amirliği’ne gitti. Polis tarafından ifadesi alınmakla yetinilen iki saldırgan, savcılığa dahi gönderilmeden serbest ankara travestileri bırakıldı.

İsmail Saymaz’ın Radikal’de yer alan haberine göre, Ankara’da, 20 Ocak akşamındaki kâbus anları, saat 21.30 sularında başladı. Seks işçisi olarak çalışan Ç.D. ve Ş.E., saat 21.30 sularında Zübeyde Hanım Mahallesi Ata Sanayi Sokak üzerinde araçlarında otururken, siren çalan bir başka otomobil yanlarına yaklaştı. Araçtan inen Seyit Şahin ve Ömer Durkan iddiaya göre polis rozeti göstererek kimliklerini istedi. Daha sonra Durkan, S.Ş.’nin alnına silah dayayıp çantasını aldı, nüfus cüzdanını ve 430 TL’sini gasp etti. Sonra Ç.D.’nin kolundaki bileziği zorla aldı. Ardından iki saldırgan sopalarla aracın camlarını ve kapılarını istanbul travestileri kırdı.

 

Döverek kolunu kırdılar

 

İki saldırgan yarım saat sonra aynı caddede aracında oturan G.A. adlı seks işçisinin yanına gidıp, “Sizi s… edeceğiz, polisiz, çıkar kimliğini” dedi. G.A.’nın kimlik sorması üzerine iki saldırgan mağdurun yüzüne biber gazı sıkıp demir sopalarla vurmaya başladı. Bu sırada G.A.’nın kolu kırıldı. G.A.’nın çantasını alan saldırganlar, çığlıklar üzerine yardıma gelen G.I. adlı seks işçisinin 40 TL’sine de el koydu. Saldırganlar uzaklaştıktan sonra iki mağdur, yakında araç içinde bekleyen E.B. ve Ş.P.’den “Beni hastaneye götürün” diyerek yardım istedi. Araç hastaneye doğru seyir halindeyken saldırganlar bir kez daha sahneye çıktı. Aracın önünü kesen saldırganlar kapıları açmaya çalıştı. Kapıları açamayan saldırganlar sopalarla aracın camlarını kırdı. Kırılan camlar nedeniyle E.B. bacaklarından yaralandı. Hastaneye gidemeyen mağdurlar Anafartalar Polis Merkezi’ne sığındı.

Mağdurlar ifade verirken daha sonra da iki saldırgan gözaltına alındı. Seks işçilerinden Ç.D.’nin bıçak çektiğini ve telefonlarını almaya çalıştığını ileri süren iki saldırgan, savcılığa bile travesti siteleri edilmeden serbest bırakıldı.

Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği ve mağdurların avukatı Ahmet Toköz uygulamaya tepkili: “Adalet dağıtıcıları mağduriyetleri görmezden gelmeyi sürdürürken, saldırganları ve linç girişimcilerini destekleyen kararların altına imza atıyorlar. Altı trans kadın ve seks işçisinin yağmalandığı, kırık oluşturacak şekilde darp edildiği ve araçlarının kullanılamaz hale getirildiği saldırıların faillerinin serbest bırakılması, adaletin herkesin eşit olduğu anlayışa değil, savcıların kişisel ahlak anlayışlarına bırakıldığını travestiler gösteriyor.”

Alıntıdır.

3

Travesti cinsel içerikli konuşma ceza getirdi

50 saniyelik film tanıtım fragramında yer alan yatak odası sahneleri ve belden aşağı sohbet ile daha yayınlanmayan Arkadaştan Öte filmi RTÜK tarafından incelemeye ankara travestileri alındı.

RTÜK daha yayınlanmayan bir sinema filminin tanıtımlarındaki sohbet için kanala  20 bin lira para cezası verdi.Müstehcen bulunan yatak sahneleri ve konuşmalarından dolayı 50 saniyelik tanıtım TV 2 kanalına travesti etirdi.

“Arkadaştan Öte” adlı filmin fragmanı RTÜK toplantısında ele alınıldı.RTÜK film tanıtımındaki  ‘Benden seksten başka birşey istemediğine yemin eder misin? sözü ve yatak sahnesi için kanala ceza verdi.

Ceza sebebi ise RTÜK raporunda ‘Bu ifadelerden anlaşıldığı kadarıyla filmde, kadın ve erkeğin sadece seks birlikteliği yapmak için kurdukları arkadaşlık istanbul travestileri  konu edilmektedir’ denildi.

Filmdeki sahne ve konuşmların gençleri olumsuz etkileyerek türde bulundu.

Bu haber sitemizde travesti etiketi ile eklenmiştir

Alıntıdır.

Travesti kadın doğulmaz kadın olunur

 

 

Ela çarşamba günü 16 yaşına kadar yaşadıklarını anlattı.
Çoğu şahane, bir kısmı kırıcı yüzlerce mail, yorum, mesaj geldi.
Bu doğal.
Böyle böyle, küçük adımlarla kırılır önyargılar.
Sıra +16’da…
Yani şimdi, bedenindeki erkeği öldürerek Ela’yı nasıl doğurduğunu ve 16 yaşında bir trans bebek sahibi olan annesiyle birlikte Ela’yı nasıl büyüttüklerini anlatacak.

“Kadın doğulmaz, kadın olunur” der Simone de Beauvoir.
Ela, kadın doğmadı ama kadın olarak ölecek.
Onun hayatı, Beauvoir’ın fikirlerinin kanıtı oldu.
Diğer translarınki gibi… 

16 yaşına geldik. Sen “ben bir kadınım” cümlesini yüksek sesle söyleme gücünü kendinde buldun. Bunu ilk kime söyledin? 

Samsun’da kağıda o cümleleri yazdıktan sonra İstanbul’a döndüm. O dönem anoreksiktim. Yeme bozukluğum vardı. Yersem erkeksi bir vücudum olacak tedirginliğiyle yemek yemiyordum. O vücudu beslemek travetiler istemiyordum. İntihar etmeye çalışıyordum aslında bilinçsizce fakat ölmek istemiyordum. Anneme “Bir psikoloğa gidelim mi lütfen” dedim.

İlk psikoloğuna mı söyledin?

Evet ama gittiğimiz psikolog homofobik, transfobik çıktı. İlk ben girdim odaya. Kadına kağıdı verdim, okumaya başladı. Tir tir titriyor ve ağlıyordum. Pandora’nın kutusu açılmış gibiydi. Sanki bütün kötülükler içimden çıktı, bir tek umut kaldı  travesti geriye.

İlk cümlesi ne oldu?

Psikolog bana döndü ve “Sence bunu annene söylemeli miyiz? Annen sert bir kadına benziyor” dedi. Annemi çağırdı, mektubu verdi. Annem okudu, bembeyaz kesildi. Suratına bakınca, beni ya reddederse ya istemezse diye endişeye kapıldım.  Psikoloğun ağzından tek cümle ankara travestileri çıktı, “Bence erkek olarak kal.”

“BABA SEN OĞLUNU ÇOK SEVERDİN, BENİ ÇOK SEVEMEDİN GALİBA”

Annen ne dedi?

Hiç konuşmadı ama ben rahatlamış hissediyordum. Çıktık ve Nişantaşı’nda yürüdük. Eve gidince annem, “Önce okulunu bitir, mesleğine eline al sonra cinsiyetini İstanbul travestileri değiştirirsin” dedi. Ama bu kariyer yapmak gibi bir şey değil ki… “Benim hissettiğim bu anne. Ben bir kız olarak, Ela olarak, kendi hissettiğim kimliğimle yaşamak istiyorum” dedim. Her şeyi anlattım, annem çaktırmadan ağladı. Şizofren olduğumu, akıl hastası olduğumu düşündü ve konuyu kapattı.

Ne demek “kapattı”?

Evde hayat normal seyrinde gitti, hiç konuşmamışız gibi… Sonra psikolog psikolog gezmeye başladık. Kafama elektrotlar takıp beynimi erkeğe dönüştüreceğini iddia eden bir psikolog yüzünden kredi kartları bloke olana kadar bu devam travesti siteleri etti.

Taktın mı elektrotları? Sen istedin mi erkek olmayı?

Taktım. “Tamam” dedim. Değiştirsin beni bakalım, ben de istemezdim böyle olmak diye düşündüm. Aradan bir buçuk ay geçti. 15 bin lira kredi kartı borcu travesti geldi.

Bu arada baban öğrendi mi?

Babam da annemden öğrenip bana çok soğuk davrandı. Samsun’daydı.

İkili konuşmanız ne zaman oldu?

İnanın o kısmını hatırlamıyorum. Babam tuhaf bir adamdır. Duygularını çok açmaz, irdelemez. Fakat biz, “Benim Çocuğum” filmi için Samsun’a gittiğimizde ben bir konuşma yaptım babamla: “Baba sen oğlunu çok severdin, beni çok sevemedin galiba” dedim. Tuvalete giderken kadınlar tuvaletinin kapısını açtı bana travesti istanbul ama bu konuda konuşmadı.

Tamam, kredi kartı borcuna dönelim…

O doktoru bıraktık, Caddebostan’da başka bir psikiyatra gittik. Bana bir antidepresan yazdı. Ama ben eczaneden bir hormon ilacı alıp kullanmaya başladım çünkü vücudumun erkeksi gelişmesini istemiyordum. Dışarıdan östrojen almalıyım diye izmir travestileri düşünüyordum.

Ama bu çok tehlikeli!

Evet, bunu bilinçsizce yapmam tehlikeliydi ama başka çarem kalmamış gibi hissediyordum. Bir süre sonra göğüslerim büyüdü, kalçalarım çıktı, tenim yumuşadı, vücudum bursa travestileri değişmeye başladı. Bir gün alışveriş merkezine gittik. Annem beni zorla erkek bölümüne sokmak istedi, ben de ergen isyanıyla kadın kıyafetlerini denemek istiyordum. Kabine girdim, annem “şunları da dene” diye kıyafet uzatırken memelerimi görüp şok geçirdi.

Ne yaptı?

Psikiyatrı arayıp “Durum vahim, çocuğun memeleri var!” demiş. O da “O zaman sizi Çapa Devlet Hastanesi’nde Şahika Yüksel’e gönderelim” demiş.

Bu haber sitemizde travesti , ankara travestileri , istanbul travestileri , bursa travestileri , izmir travestileri , travestiler , travesti siteleri kategorilerinde yayınlanmıştır.

Alıntıdr.

 

2

Travesti Roterdam Film Festivali

Bu yıl ikinci kez katıldığım Uluslararası Rotterdam Film Festivali, yarışmasının marka değeriyle birçok genç yönetmeni onurlandırmış bir etkinlik. Festivalde dünya sinemasında olup biteni toparlayan ‘Spectrum’ gibi bir bölüm olsa da esas hedef bu değil. Aksine genç, alternatif, deneyci ve hevesli yönetmenlerin ilk veya ikinci işleriyle kendilerini kanıtlamaları… Festival, bu sene Huber Bals Fonu’nun 25. yılı şerefine de özel bir programla Weerasethakul’dan Kaige’ye uzanan isimlerin çok duyulmamış eserlerine odaklanma veya yeniden göz atma olanağı travesti sunuyor.

‘VIKTORIA’ AĞIRLIĞINI HİSSETTİRDİ

Peki ama 15 filmlik yarışmanın ilk dokuz filmi nasıldı? Karakter olarak öteki/anti-kahraman tanımlarının, içerik olarak aşırıklıkların öne çıktığı festival, bu kez de benzer bir yaklaşımla farklı anlatı denemelerini gözden geçirmemizi sağlıyor. Özellikle de ülke sinemalarının geleneklerini altüst ederken, bir anlamda cinselliği, eşcinselliği, hastalıkları, defolu olmayı öne çıkarmak esas olarak benimsendi. Bunlara sıra dışı yaklaşımlar eklenince ‘başarı’, eklenmeyince ‘hayal kırıklığı’ geldi. Bu durum karşımıza öyle ya da böyle bir tablo ankara travestileri çıkardı.

Bunlar arasında ilk akla gelen Maya Vitkova’nın Romen Yeni Dalgası’na aitmiş gibi gözüküp, “4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün”ün (“4 Luni, 3 Saptamâni Si 2 Zile”, 2007) akrabası gibi dursa da bu yanılsamayı tersine çeviren “Viktoria”sı… Bulgaristan’da sosyalist rejimle aynı günlerde doğunca, göbek bağı ve deliği olmadan dünyaya gelip ‘mucize çocuk’ veya ‘komünizm bebeği’ olarak adlandırılan bir travesti kızın hikayesini merceğine alıyor. 155 dakikalık süresine karşın, sosyal gerçekçi sinemanın istanbul travestileri basmakalıplığına da, politik meselenin duygusallığına da kapılmıyor.

Aksine Maya Vitkova, Günter Grass’ın romanından uyarlanan “Teneke Trampet”te (“Die Blechtrommel”, 1979) Alman siyasi tarihinde bir yolculuğa çıkaran ve bir türlü büyümeyen Oskar’ın tuhaf dünyasıyla akrabalık travestiler kuruyor. Etraftaki siyasi tutuma ve halkın pasifliğine kızan karakterin üç yaşında büyümemeye karar vermesi, kullanışlı bir ‘biyografi’ tanımına açılmıştı. Orada faşizm ile anılan ülkenin yerini ise burada komünist düzenin baskıcılığı alıyor. Kurmaca biyografiye bir Doğu Avrupa kıyafeti giydiriliyor. Aslında bu noktada da ‘Viktoria’nın gözünden akanlar, üst açı-alt açı dengesiyle gelen hiyerarşiyle mücadele, geniş ölçekli planlarla hicvedilen durumlar ve büyülü gerçekçilikten beslenen hayal sahneleriyle bütünleniyor.

Bulgar sineması için yeni bir kapı açabilecek eser, şüphesiz sinemanın gördüğü en ilginç gerçek hikaye uyarlamalarından biri. Doğum-ölüm arasındaki çizgide, komünizmin yasaklarına karşı mücadeleyi ‘eğer bebek gelirse?’ izinde katmanlı bir dünyayla karşılıyor. “Viktoria”, komünist rejimin çöküşü öncesindeki Bulgaristan’a eklektik ve özenli bir görsel yapı yoluyla izmir travestileri göz atmasıyla adından çokça söz ettirecek bir yapıt.

HERZOG’DAN BESLENEN BİR KARAKTER TANIMI

 

Avusturya yapımı ayrıksı “My Blind Heart” (“Mein Blindes Herz”, 2013) de sanki bu sürecin en tartışmalı ürünü olarak anılabilir. Anormal bağdokusu yapısı ile bilinen genetik bozukluk Marfan sendromu, körlük, kalp atışlarını hızlandırma ve belli bir boyun üzerine ulaşmayı engelleme gibi yan etkilere sahip. Peter Brunner, ilk filminde bu hastalıktan mustarip bir adamın portresini çıkartıyor. Elbette bunu yaparken, sömürüye kaymıyor. Aksine siyah-beyaz sinematografide, bazı şeylere görmeden tepki verebilen, kendini dünyadan soyutlayan rahatsız edici, huzursuz bir birey yaratıyor.

Herzog’un ilk dönemindeki gibi tavizsiz, yer yer gizemli ve gerçek olduğuna inanmadığımız bir öteki hikayesi, kara film geleneğine teğet geçiyor. Kah “Even Dwarfes Started Small” (“Auch Zwerge Haben Klein Angefangen”, 1970), “The Enigma of Kaspar Hauser” (Jeder Für Sich Und Gott Gegen Alle”, 1974), kah “Camdan Kalp” (“Herz Aus Glas”, 1975) ile yan yana konabilecek eser bunların arasından bir yol buluyor kendisine. Bir cinayetin, ölümün yaşatabileceği yaşamsal deformasyona dikkat çekiyor. Onun yanına da alışık olmadığımız tiplemeleri uygun bulup bütün parçaları bir araya getiriyor. Retro ruhlu görsel tercih de karamsarlığı doruğa çıkarırken ince sembollerden destek alıyor. Sanki son kalemde “Eraserhead” (1977) ile “Tetsuo” (1989) melezi bir yapı inşa ediliyor.

ANILAR ANCAK BÖYLE GÖRSELLEŞTİRİLEBİLİRDİ

Çok görülmemiş, aman aman anlatı metotları kullanmasalar da “Happily Ever After” ile “Casa Grande”, alışık olunan formüllere yaklaşma profesyonelliğiyle dikkat çekiyorlar. Tatjana Bozic’in yarışmanın tek Hırvat rekabetçisi olarak kendi otobiyografik hikayesine uzanıp Balkan Savaşı’nın etrafından hikayeler anlatması bir hayli dinamik. Siyah-beyaz, 1.33:1, 1.85:1, 16mm görüntüler ile fotoğraflardan bir potpuri çıkarırken, kameraya konuşan karakterleri, kendi öznel kamerasını ve rastgelen kadın görüntülerini de unutmuyor.

Böylece Márta Mészáros’un “Diary of My Children”ı (Napló gyermekeimnek”, 1984) ile Jack Bond’un “Separation”ı (1968) akla getiren serbest takılan hikaye kurgusu hüneri izliyoruz. Hangi yıla gidilip gelindiği herhangi bir kurala bağlanmıyor. Çocuk sahibi olmanın, kocayla geçinmenin yanında özgüvenle aldatılan eski sevgililere uzanılması, üst köşeye günlerin yazılması da gözden kaçmamış. Ama esasen sanki evliliğin ayakta tutma arzusunun gerginliği yansıyor filmin ruhuna. Bozic, 83 dakikalık süresini haddinde kullanırken asla dengeli dinamizmini kaybetmeden bir anlamda bir oto-portreye, parçalı bir belgesele ya da hareketli fotoğrafları olan bir anı defterine imza atıyor. Kadın yönetmenler arasındaki yerini de ayırtıyor.

 

BREZİLYA’NIN ‘AMERİKAN GÜZELİ’

Felipe Barbosa’nın “Casa Grande”si ise aslında “Riocorrente”yi devre dışı bırakan Brezilya yapımı olarak öne çıkarılmalı. Yarışmanın bu iki yegane Güney Amerika temsilcisi, geçtikleri bölgeler ile ele aldıkları insanlarla hiç de ülkelerini andırmıyorlar aslında. Rio de Janeiro’nun bambaşka yüzeylerine bakış atıyorlar. “Casa Grande”, yörenin “Amerikan Güzeli” (“American Beauty”, 1999) olarak dikkat çekilebilecek, müstakil evinde iki çocukları ve hizmetçileri ile yaşayan bir ailenin iletişimsizliğine odaklanıyor. Mizahı öne çıkarmadan yörenin gerçeklerine sakinlikle yaklaşıyor. Normal objektiften, dinginlikten kopmadan, sabit kamerayı bırakmadan onların içine giriyor. Barbosa, sevgisizliği öne çıkarırken 17 yaşındaki erkek çocuğun seks ve gece hayatını daha bir öncelikli ele alıyor.

Burjuvazinin tanımını alışık olduğumuz favela hayatı ile değiştiriyor. Brezilya sinemasında böylesi bir sosyolojik yaklaşım fazla yok. Hatta pembe diziye yakın karakterlerin küçük ahlaksızlıkları, özgürlük arayışlarının geri dönüşleri ile ailenin muhafazakar yapısı seyirciye tesir ediyor. Ama ufak tefek eksiklikleri de unutmadan geçmemek lazım. “Casa Grande”, ülkenin üst sınıfına yaklaşması, oradaki iletişimsizlik sorununu çözümlemesiyle değer kazanabilir.

‘CESUR DENEME’ SEVİYESİNDE KALANLAR

“Riocorrente” ise bir kesişen hayatlar hikayesini yenilikçi anlatı teknikleriyle yoğurmaya çabalıyor. Suç, seks ile vahşiliğin, aslanın, molotov kokteylinin ve ateşin iç içe geçtiği bir yeraltı dünyası tasviri sunuyor. Büyük şehrin tehlikesine dikkat çekiyor.  Alanda vahşilik ile sevgiyi, şiddet ile cinselliği aynı katmanda buluşturup bir model oluşturan “Paramparça ‘Aşklar-Köpekler’” (“Amores Perros”, 2000) kadar etkili değil. Ama bağları net kurmadan direk sembollerle hareket etmesi açısından bir övgüyü hak ediyor. Oyuncuların tökezlemesi ve efekt denemelerinin acemiliği filmi bir hayli yaralıyor.

Bunun yanında cinsel kimlik arayışı gözlemi “Something Must Break” (“Någonting Måste Gå Sönder”) de cinsel içerik açısından cesur bir çalışma. Punk kültürüne yatkın İskandinav gençlerinin, eşcinsellerinin arasına sızarken, ‘travesti olma’ gibi bir değişimi ele alıyor. Hatta ülkemizde bu konuda bu kadar becerikli veya ayağını korkak alıştırmayan film bulmak zor. Ama yapıtın ara planlarla yol almak isterken, donuk kare ve süper yavaş çekimi öne çıkaran sanat eseri kıvamında kareler dokuması yetmiyor. İçses ve sallanan kameranın bunlara eklemlenmesi Hollywood dramatizasyonunu, kolaycılığını engelleyemiyor. Ve sanki İsveç gibi cinsel kimlik arayışlarına izin veren özgür irade yüklü bir ülkede üçüncü dünya sinemasıyla çekilmiş bir film canlanıyor.
“Above Us Only Sky” (“Uber Uns Das All”, 2011) ile Berlin Film Festivali’nden ödülle dönen Jan Schomburg, ikinci filmi “Lose My Self”te (“Vergiss Mein Ich”) bir hafıza kaybı olayına odaklanıyor. Dani Levy ile yükselip 10 senedir ortalıkta gözükmeyen Maria Schrader’in beden kullanma ve kompozisyon becerisiyle dikkat çekiyor. Gizemden ziyade varoluş yolculuğuna odaklanırken, aslında bu konuda çokça üretilen eserlerden farklı bir noktaya açılmıyor. Cinsel içeriğiyle festival adına ‘beklenen’ tanımını dolduruyor. Ama Alman sinemasının, dingin, normal objektife alan açan ve geniş plan ile yakın plana düşmeyen, ‘gri-beyaz’ tonlu yaklaşımı birebir canlanıyor. Bu konuda iki seks sahnesi dışında bir görsel kıvraklık göremiyoruz.

EN ZAYIF FİLMLER HOLLANDA VE GÜNEY KORE’DEN

Yarışmanın en zayıf halkaları ise Hollanda ve Güney Kore’den geldi şimdilik. 17 yaşlarında bir kızın üzerindeki ‘tecavüz’ yükünü, dakika dakika gizem yapmaya çalışan bir dille onaran “Han Gong-Ju”, hiç de geçtiği coğrafyayı kalkındırabilen bir iş değil. Sosyal gerçekçi sinemanın Güney Kore’den ziyade oralarda Çin’de daha yetkin yapıtlar verdiği kesin. Burada ise 112 dakikalık gereksiz bir uzun süre, kızın duygusallığına bel bağlıyor. Hiçbir yerinden inandırıcılık akmayan bir dram canlanırken, ‘yürüme sekansları’ndan ‘önceden belirlenen son’a doğru ilerleyiş göze batıyor.

ABD’nin aya ayak bastığı, Vietnam Savaşı’ndan çıkmak üzere olduğu yıllarda, 1972’nin bunaltıcı yazında Hollanda’da bir daireye odaklanan “Farewell to the Moon” (“Afscheid Van de Maan”), Tony Goldwyn’in “İç Çamaşırı”nı (“The Walk on the Moon”, 1998) akla getirebiliyor en fazla. Kullandığı dünyadan kopuk odayı cinsel özgürlük için tanımlamasına karşın, grenliliğin yapay duruşu ve oyuncuların aşırı makyaj sebebiyle şaşı gibi bakmaları tek tipleşmiş karakterleri karşımıza çıkarıyor. Hollanda sinemasının ‘dönem filmi’ tanımı hiç de evrensel değil. Aksine her şeyiyle TV ekranına daha uygun.

Önümüzdeki iki günde neler çıkacağı merak konusu. Ama altı dünya prömiyerinin, 12 ilk filmin yarıştığı bir ortamda elbette Altın Kaplan Ödülü için sürprizler beklemek hakkımız. Uluslararası Rotterdam Film Festivali ise her zaman olduğu gibi cinsel özgürlük, toplumsal şiddet, ayrıksı karakterler, ötekilik sorunsalı ve yeni anlatı metotları arasında bir tercih yapıp, geleceğin ustalarını seçmeye gayret edecek. Edwin, Violeta Bava, Elia Suleiman, Nanouk Leopold ve Kiki Sugino’dan oluşan ana jürinin kararları her şeyi belirleyecek.

Bu haber sitemizde ankara travestileri , travesti , istanbul travestileri , travesti siteleri , travestiler kategorilerinde yayınlanmıştır.

 

u_2208

Mahkemeden eşcinsel kocaya tazminat kararı

~Kocaya 70 bin TL tazminat cezası veren mahkeme çifti boşadı. İstanbul’da, özel bir şirkette genel müdür olan kocası F.D.’nin 1 yıl sonra “eşcinsel” olduğunu öğrenen öğretmen G.D.”Eşcinsel bir adamla evlilik yapılamaz” diyerek evliliğinin iptali davası açtı. Mahkeme “6′ncı aydan sonra evliliğin iptali yapılamaz. Bir yıl birlikte karı-koca hayatı yaşandığı için boşanma davası açılır” dedi. Çifti boşayan hakim, kocaya 70 bin lira tazminata hükmetti. STATÜSÜNÜ KORUMAK İÇİN

Sabah’tan Gülcan Demirci’nin haberine göre çift, 5 yıl önce severek evlendi. İlk yıllardan sonra “aldatma” şüphesiyle kocasını takibe alan G.D., eşinin cep telefonuna erkeklerden cinsel içerikli mesajlar geldiğini gördü. Duygusal çöküntüye giren G.D., olayı eşiyle paylaştı. İddiaya göre; F.D. erkeklerden hoşlandığını itiraf etti. Bunun üzerine G.D., 2012′de “Eşim eşcinsel. Kendi cinsleriyle cinsel hayat yaşamaktadır” diyerek evliliğin iptali davası açtı. İstanbul Anadolu Adliyesi’ne avukatı aracılığıyla başvuran G.D., “Evliliğimizin 2′nci yılında, eşimin yaşam tarzı ve cinsel tercihleri, evlilik hayatımızı çekilmez hale soktu. Güvenimi sarstı. Yatakta bile bir araya gelmemekteyiz. Eşimin evlilik öncesi ve sonrasında beni hemcinsleriyle aldattığını, bir sürü travesti arkadaşının olduğunu gördüm. Kendisine sorduğumda da bunu kabul etti. Hatta ‘Yaşam ve cinsel tercihim’ diyerek durumu kabul etmemi söyledi. Eşcinsel ilişkilerini saklamak için evlilik yapmıştır. Bana toplumsal konumu, sosyal statüsünü korumak, yaşam tarzını ve cinsel tercihini gizlemek amacıyla evlilik yaptığını söylemiştir. Kendisiyle ayrılmak istediğimde şiddet uyguladı” dedi. 800 BİN LİRA TALEP ETTİ

G.D. bin 500 lira tedbir nafakası ve 400 bin lira maddi manevi tazminat talep etti. İddiaları kabul etmeyen F.D. ise aynı mahkemede “Asıl eşim beni aldatıyor” diyerek 800 bin lira tazminat talep etti. Mahkeme yaptığı incelemede “Koca eşcinseldir. Kusurlu kocadır” diyerek çifti boşadı. Hâkim, G.D.’ye ödenmek üzere eşcinsel kocaya 70 bin liralık tazminat cezasına hükmetti. ‘KOCA AĞIR KUSURLUDUR’

Gerekçeli kararda “Karı koca arasında yaşanan kavgalar, kocanın evlilik öncesi ve sonrasındaki eşcinsel eğilimlerinin ortaya çıkması nedeniyle başlamıştır. Koca bir evlilik birliğine yakışmayacak, insan doğasına asla uymayacak kutsal duygu ve inanışlarla tam tezat oluşturacak bir inanıştadır. Bu durumda geçimsizlik ve birliğin yıkılmasında koca ağır kusurludur” denildi.

Bu haber sitemizde travesti , ankara travestileri , istanbul travestileri , izmir travestileri , bursa travestileri kategorileri ve etiketleri ile eklenmiştir.

Alıntıdır.

zerrin arbaş-nurgul yeşilçay (1)

Nurgül Yeşilçay Yönetmen koltuğuna oturuyor

Oyuncu Nurgül Yeşilçay Habertürk kanalında yayınlanan Balçiçek İlter’in hazırlayıp sunduğu “Söz Sende” programına konuk oldu. Gündeme esprili ve sivri yaklaşımlarıyla twitter fenomenlerinden olan Nurgül Yeşilçay soruları cevaplar düşündürdüğü gibi bir çok kez de gülme krizlerine soktu. Çok kısa bir zaman sonra yepyeni bir sinema fil projesiyle seyircisi ile buluşacak olan Yeşilçay’ın süprizi ise bu sefer yönetmen koltuğuna oturacağını belirtti.

Yeşilçay sosyal medyayı aktif kullanan sanatçılardan birisi ve bir çok kez başına gelen olaylar dışında gündem ile ilgili paylaşımları ile dikkat çekiyor. Balçiçek İlter’in sorularına net cevaplar veren oyuncu eski sevgilisi ile yıllar sonra karşılaştığını fakat çok şaşırdığını çünkü eski sevgilisinin transeksüel olduğunu söylerken kendiside şaşkınlık içerisinde olduğunu dile getirdi. Gayet normal bir durum diye sözlerine devam eden ve sonra süprizi açıklayan Yeşilçay şuan senaryo yazdığını , yönetmen koltuğuna oturup Orta tabakanın transeksüel bir insana yaklaşmı ile ilgili bir film çekmek istediğini söyledi. Atıf Yılmaz’ın Eğreti gelin filmine hazırlanırken bir çok porno izlediğini belirten oyuncu bu filmede bu konuyla ilgili bir ortamda hazırlanacagını söyledi.

Nurgül Yeşilçay bir çok proje ile seyircinin beğenisini kazanan nadir sanatçılardan. Dileriz bu projesinde de istediği başarıyı yakalar ve seyircilerine hazırladığı süpriz fiyaskoya dönmez.

fft64_mf1726059

TASARIYA HUKUKÇU YORUMU: Bu eksiklikler kabul edilemez

Birincisi, öldürme, yaralama, mala zarar verme gibi muhtelif suçların etnik ayrımcılık saiki ile yaygın bir biçimde işlendiği bir ülkede taslakta ‘etnik kimlik’ kavramının nefret suçu tanımına dahil edilmemiş olması son derece düşündürücü.
Konunun Türkiye açısından siyasal ve sosyal boyutları ve suç politikası açısından sonuçları bir tarafa, etnik grup tanımlaması, gerek uluslararası ceza hukukunda gerekse insan hakları hukukunda sıklıkla atıfta bulunulan yerleşik bir kavram. 1948 tarihli Soykırım Sözleşmesi’ne göre korunan dört grubun (milli, etnik, ırki veya dini) içinde etnik gruplar bulunuyor. Nitekim bu sözleşmedeki tanım, 2004 tarihli ve 2005 yılında yürürlüğe giren yeni Türk Ceza Kanunu’nun 76. maddesinde de benimsendi. 1950 tarihli ve Türkiye’nin 1954 yılında taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ayrımcılık yasağını tanımlayan 14. maddesi de etnisite kavramının unsurlarını bütünüyle kapsayacak biçimde “ırk, renk, dil, din,…, ulusal bir azınlığa aidiyet” ifadesini içerir. 1966 tarihli ve Türkiye’nin 2003 tarihinde taraf olduğu Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nin “azınlıkların korunması” başlıklı 27. maddesi de ayrımcılık yasağı bakımından korunan grupları tanımlarken “etnik, dini ve dilsel azınlıklar” ifadesine yer veriyor. Yine, 1965 tarihli ve Türkiye’nin 2002 tarihinde kabul ettiği Irk Ayrımcılığın Bütün Biçimlerinin Sona Erdirilmesine İlişkin Sözleşme’de de (md. 1) ırk ayrımcılığı kavramı “ırk, renk, köken veya milli veya etnik orijine dayalı ayırım, dışlama, kısıtlama veya üstün tutulma olarak tanımlanıyor.
Bu Sözleşmeler ışığında “etnik grup” kavramının uluslararası hukukta, Eski Yugoslavya Ceza Mahkemesi ve Ruanda Ceza Mahkemesi içtihatlarında Soykırım Sözleşmesi hazırlık çalışmaları tartışma metinlerine gönderme ile kalıcı, devamlı, istikrarlı niteliğe haiz gruplar içerisinde olduğu vurgulanmış ve bu kavramın ulusal hukuklarda nasıl anlaşılması gerektiğine ilişkin kapsamlı bir çerçeve oluşturulmuştur. Bu itibarla, uluslararası ceza hukuku ve insan hakları hukukunda ayrımcılık yasağı tanımlanırken mutlak bir biçimde yer verilen ‘etnik kimlik’ ifadesine taslakta yer verilmemiş olmasını kabul etmek mümkün değil. Böyle bir kanun tasarısının özellikle son yıllarda Kürt ve Roman yurttaşlar aleyhine etnik ayrımcılık saiki ile işlenen suçları görmezden gelmesi söz konusu taslağının mutlaka tadilini gerektiren büyük bir eksikliktir.
Öte taraftan yine, hükümet taslağının Türkiye’de nefret suçlarının mağdurları arasında yer alan lgbt bireylerine dönük suçların etkin bir biçimde cezalandırılmasını sağlayacak biçimde korunan mağdur grupları arasında yer vermemesini de hukuki değil, siyasal iktidarın tercihleri ile açıklanabilecek nitelikte. AGİT’in de benimsediği üzere, bu grupların korunmasını sağlayan düzenlemeler insan hakları hukukunda giderek iki kavram öbeği çerçevesinde tanımlanıyor. Bireyin kendi cinsiyet algısını ve bu algının toplum nezdindeki karşılığını ifade etmek üzere ve transseksüel ve travesti bireyleri tanımlamada referans olarak kullanılan cinsel kimlik ile homoseksüellik ve biseksüellik gibi bireyin cinsel davranışlarını ifade eden cinsel yönelim. Her iki kavrama tasarıda yer verilmemiş olması, Türkiye’de lgbt bireylerine dönük işlenen suçlar açısından ayrımcılık saiki görmezden gelinerek ‘adi’ suç tanımları ile yetinileceğini ve uygulamada sıklıkla başvurulduğu üzere bu suçların faillerinin cezalarının önemli ölçüde azaltacak ‘haksız tahrik’ indirimlerinin devam edeceğini gösteriyor.

138298907492410

Meclisde bir ilk yaşandı travestiler artık mecliste

HDP’nin ilk kongresi Ankara’da yapıldı. Genel Başkan yardımcısı seçilen Ertuğrul Kürkçü, kongre konuşmasında, “AKP, CHP’nin dün marşlar eşliğinde yaptığını, dualar eşliğinde yapıyor. Yoldaş Öcalan’a selam olsun” dedi. Sonra kalp krizi geçiren Kürkçü anjiyo oldu.

BDP’nin de içinde bulunduğu ve “Türkiye Sol/Sosyalist hareketinin önemli pek çok örgütünün yeni çatı partisi” olarak nitelendirilen Halkların Demokratik Partisi’nin (HDP) ilk kongresi, dün Ankara’da yapıldı. HDP’nin Genel Başkanı Sebahat Tuncel, Genel Başkan Yardımcısı da Ertuğrul Kürkçü oldu.

“YOLDAŞ ÖCALAN”
Kürkçü konuşmasında, “AKP, CHP’nin dün marşlar eşliğinde yaptığını, dualar eşliğinde yapıyor. Biz ise kendi yolumuzdan yürüyeceğiz. Bizi izleyebiliyorsa yoldaş Öcalan’a selam olsun. Onu da selamlıyoruz” dedi. Kürkçü, konuşmasının ardından salondan çıkarak, “Kendimi iyi hissetmiyorum. Kalbimde bir sorun olabilir” diyerek arkadaşlarını uyardı. Bunun üzerine arkadaşları tarafından hastaneye götürülen Kürkçü’ye anjiyonun ardından stent takıldı. BDP’nin İmralı heyetinde yer alan Grup Başkanvekili Pervin Buldan’ın okuduğu Öcalan’ın mesajı da salondan alkış aldı. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın gönderdiği mesaj ise okunmadı.

“BİR AVUÇ EGEMEN DIŞINDA HERKESİ…”
Başkan Sebahat Tuncel de şöyle konuştu: “Her geçen gün büyüyoruz. Yeni yol arkadaşlarımız, hevallerimiz oluyor. Umudun gerçek adıyız. Bize marjinal dediklerine bakmayın. Bir avuç egemen dışında herkesi temsil ediyoruz. Kadınları, ezilenleri, emekçileri, herkesi temsil ediyoruz.”

“VELEV Kİ İ…’YİZ”
HDP’de yer alan LGBTİ (Lezbiyen, Gay, Travesti, Biseksüel) hareketi adına konuşan Yıldız Tar’ın “Özgür ve eşit günleri birlikte kuracağız. Bu umutta biz de varız. Velev ki i…yiz, alışın her yerdeyiz, HDK’liyiz, HDP’liyiz” demesi salondan alkış aldı.

Meclis’in 5. partisi

BDP’den HDP’ye geçen Levent Tüzel, Ertuğrul Kürkçü, Sırrı Süreyya Önder ve Sebahat Tuncel birlikte oturdular. Bu milletvekilleri artık BDP yerine Halkların Demokratik Partisi’ni TBMM’de temsil edecek. HDP’nin 80 kişilik PM’sinde LGBTİ üç temsilciyle yer aldı. PM önümüzdeki günlerde toplanarak MYK’yı belirleyecek.

HDP kongre mesajı

HDP Büyük Kongresi’nde Abdullah Öcalan posteri ve PKK kıyafetli partililer dikkat çekti. Kongre Divanı’na seçilen başörtülü yazar Hüda Kaya ile travesti yazar Esmeray yan yana oturdular. Bir “trans” da kongre sırasında Sırrı Sakık’ın yanına gelerek, birlikte fotoğraf çektirdi.

HDP’deki bunlar gibi pek çok isim, Habervaktim’e karşı açılan imza kampanyasına destek vermişlerdi

yrA-iz-galataperform-22on

Dikkat çeken , izlenmesi gereken bir oyun “İZ”

Gerek özgün ve çok dilli oyun projeleri, gerekse düzenledikleri etkinliklerle tiyatro severlere önemli katkılar sağlayan bir performans merkezi.
2013 yılında 10. yılını kutlayan GalataPerform, bugüne kadar; başta tiyatro olmak üzere, müzik, dans, performans ve çağdaş plastik sanatlar gibi alanlardaki birçok yerli – yabancı etkinliğe, kentsel dönüşüm ve kültür endüstrisi gibi konulardaki uzmanları biraraya toplayarak açık sohbetlere yer vermiştir.
Galata’nın profilini değiştiren ve sokaktaki insanı da doğal bir biçimde sanata maruz bırakan bir organizasyon olan “Görünürlük Projesi” ve yerli yabancı – birçok yazarın katıldığı söyleşilerin, etkinliklerin ve oyun okumalarının gerçekleştiği “Yeni Metin Yeni Tiyatro Projesi”yle de “bir meselesi ve bir yapısı” olan GalataPerform, İstanbul’un sanatsal konjonktürüne artılar katan bir kurum olmayı bu 10 yılda fazlasıyla başarmıştır.
Dilerim GalataPerform gibi oluşumların sayısı artar da; tiyatromuz, üzerindeki “aynılaşmış ve hantal” giysileri bir an önce sıyırır!…
GalataPerform’un 2006′dan bu yana sürdürdüğü, yukarıda da bahsetmiş olduğum projesi “Yeni Metin Yeni Tiyatro”nun kapsamındaki genç yazarlardan Ahmet Sami Özbudak’ın yazdığı “İz” isimli oyunu GalataPerform’un sahnesinde izledim.
Ahmet Sami Özbudak bu oyunla, geçtiğimiz yıl Almanya’nın Heidelberg Stückemarkt Festival’inde “Avrupa’nın En Genç En İyi Oyun Yazarı” ödülüne layık görüldü. 
“İz” konuları ve içinde – dışında barındırdığı izleklerle özgün ve çok dilli özellikler barındıran bir metin. 
“İz”, Tarlabaşı’nın kozmopolit ve şehrin içindeki -bir başka deyişle- “kendine has bir gezegen” oluşuyla, içinde postmodern üsluplar taşımasıyla yenilikçi bir soluğa sahip…
Dönemler, karakterler, bir ev ve o evde birbirinden farklı dönemlerde yaşamış ama oyun esnasında birbirlerinden habersiz aynı anda orada bulunan değişik kahramanlar, Tarlabaşı’nın geçmişi, şimdisi ve geleceğiyle alakalı üzücü ve içinde “bol ahenkli” bir ironiyi de barındıran olaylar, durumlar yenilikçi bir tasarımla öne çıkartılmış.
1950′li yıllarda yaşayan ve 6 – 7 Eylül olaylarının sonucunda evlerinden ayrılmak zorunda kalmış Rum kızkardeşler Markiz ve Eleni, 1980′lerde 12 Eylül’ü yaşamış ve kaçabilmek – saklanabilmek için Tarlabaşı’nda bir ev kiralamış olan Ahmet ve ev sahibi Karadeniz’li Turgut Usta, 2000′li yıllarda seks işçisi olarak çalışan travesti Sevengül ve onun sevgilisi Doğu’dan İstanbul’a göçmüş uyuşturucu satıcılığı da yapan Rizgar…
Tüm bu karakterler, birbiriyle hem kopuk hem de bağlantılı bir ilişki dinamiği yaşayarak, bir önceki dönemin öykülerini taşırken, kendi öykülerini de yaratmış olurlar bir yandan…
Dönemlerin işlenişi ve karakterlerin sembolize ettiği toplumsal çalkantılar, metnin içerisine “didaktik olmayan”, insani ve minimal detaylarla yedirilmiş. 
Yeşim Özsoy Gülan’ın görsel, işitsel yoğunluğu yüksek -ama kesinlikle abartılmamış- sinematografik rejisi ince nüanslar taşıyor. Özenli ve “yapısal” bir bütünlük kurmayı başarıyor.
Video ve kamerayla güçlendirdiği anlatım ve Tarlabaşı’nın mimari dokusunun, karmaşasının yarattığı “kendi içindeki estetiği” düzleminde ele alınarak tasarlanmış olan sahnedeki aksiyon aksamadan hem sahneden hem de diğer odalardan takip edilebiliyor. Diğer odaları salona yerleştirilen ekranlardan takip edebiliyorsunuz…
Sinematografik dramaturjiyi yapan Ceren Ercan’ı da metni görsel bir deneyimle detaylandırması ve değerlendirmesi bağlamında ayrıca ve defalarca kutlamak gerek.
Yeşim Özsoy’un incelikli ve sade rejisi kurgunun aksamadan seyirciye geçmesini sağlıyor.
Başak Özdoğan imzalı  Tarlabaşı’nın ve karakterlerin, dönemlerin ruhuna uygun yarattığı başarılı dekor tasarımındaki her bir ayrıntı oyunun güzelliğine güzellik, anlamına anlam katıyor.
Oyundan sonra sahneyi ve Rizgar’ın yatak odasını gezerken kendimi bir an o karakterlerden biri gibi hissettiğimi farkediyorum! Duvarlara çizilmiş desenler bile bir özellik ve incelik taşıyor.
Özüm Özülgen’in müzikleri de yaşanan trajik ve yer yer komik durumlara oturuyor… Müzikler seyircide daha fazla etki bırakabilir miydi diye sorguluyorum bir yandan… Ama minimal bırakılması da bir tercih olabilir pek tabii ki.
Tülin Kermen’in kostüm tasarımında da karakterlerin hem fiziksel hem de dönemsel özellikleri iyi tartılmış. Turgut Usta’nın, Markiz ve Eleni’nin, Sevengül’ün ve diğer karakterlerin sahne pratiğine ve duruşlarına uygun kostümler kullanılmış.
Markiz ve Eleni’de Yeşim Özsoy Gülan ile Ceren Demirel’in oyun başarısı ve birbirlerine uymuş kimyaları ön planda. Özellikle sahnede ilk kez izlediğim ve müthiş bir beğeni duyduğum Ceren Demirel’in oyununa ayrıca dikkat çekmek istiyorum!
Sevengül’de hiç karikatürize etmeden böylesi bıçak sırtı bir rolün üstesinden büyük bir içsel enerji ve yetenekle gelen, “Biriken”deki çalışmalarından da hayranlıkla izlediğim ve çok uzun yıllar hayranlıkla izleyeciğimizden hiç kuşku duymadığım, özel bir sanatçı olduğunu düşündüğüm Okan Urun’u da çok iyi bulduğumu belirtirim.
Sözleri ve özellikleriyle oyunun en sağlam betimlenmiş karakterlerinden Karadenizli ev sahibi rolündeki Turgut Usta’da Batur Belirdi devrimciyi oynayan Bertan Dirikolu ile ölçülü bir uyum yakalamış. Rollerini ve duruşlarını özenle biçimlendirerek, paslaşarak iyi bir oyun senkronu oluşturmuşlar.
Burak Safa Çalış ve Kadir Kadirağa’da metindeki ağırlık noktalarına uygun birer oyun çıkarmayı başarmışlar.
Teknik olanakların ve performans alanındaki dar yapının neden olduğunu düşündüğüm; zaman zaman bazı replikleri ve durumları anlarken özel bir çaba harcanması gerektirdiği gerçeğiyle birlikte, iyi yazılmış, iyi dramaturjisi yapılmış, iyi yönetilmiş ve bir bütün olarak yapısı çok iyi kurulmuş ve çok iyi tasarlanmış bir oyun “İz”…
Yaşadığımız ve yaşamakta olduğumuz kekremsi olayların, çürümüş zamanların, un – ufak edilmiş devrim düşlerinin, taptaze acıların “İz”lerini; masaya yayılmış fırfırlı örtüdeki, kolonya şişesindeki, bir travestinin yatak odasına çizdiği küçücük bir resimdeki ya da incelikle sarılmış yaprak sarmalara incecik çatallarla dokunan kızkardeşlerdeki, eski bir İstanbul şarkısındaki ‘anlarda’ aramak ve koklamak isterseniz bu oyunu “İz”lemeniz kaçınılmaz!…